7 Ocak 2011 Cuma

"Ted Williams" adına bir yazı

Bir kaç gün önce gördüm videosunu, gördüğüm videonun linki (http://www.youtube.com/watch?v=O6kI_u3ho_c) (bu arada link kaldırılabilir belki bilmiyorum), izlediğimde sesinden öte davranışlarından, teşekkür etiğindeki o samimiyetten ve ışıktan etkilenmiştim. Tüm kalbimle hayatının daha iyi olmasını diledim. Az önce youtube'da kendisini bir daha aratmaya karar verdim ve sonuçta, ders çalışmam gerekirken herşeyi bir kaç dakikalığına bir kenara bırakıp bu yazıyı yazmakta karar kıldım.

Bir çok yeni videosu var ama beni en çok etkileyen iki tanesinin linkini paylaşacağım buradan;


İşte bu bir kaç videodan sonra bir yazı yazmak istedim. Gözlerindeki o parıltıya inandığım adam, gerçekten inanıyordu ve mutluydu. Belki iki kuruş için bile şükrediyordu. Geçmişinde yaptığı her bir hatanın ne kadar farkındaysa tanrıdan istediği ikinci bir şansta bunları tekrarlamayacağına da o kadar kararlıydı. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum.

İstediği ikinci bir şanstı ve görünen o ki, internet ve onun inanılmaz gücü sayesinde, aradığı ikinci şansı fazlasıyla buldu. Ted Williams için bol şans diliyorum arada takip etmeye çalışacağım onu ve yaptıklarını. Aynı şekilde de, umarım tüm dünyada benzer durumda olan binlerce belki milyonlarca insan için de hayat, onların umutlarını boşa çıkarmaz ve belki bir kap yemeğe şükredecek insanların aradıkları o bir kap yemeği önlerine koyar.

Bu yazıyı yazmamın bir başka sebebi ise çevremizde (benim de çevremde) o kadar negatiflikle dolu insan var ki. Onlara kalsa hayat bir ömür çalışılıp sadece geçim derdiyle geçen ardından da göülüp giden bir süreç. Benim için böyle değil böyle de olmayacak. Anı yaşamak, şükretmek benim için önemli erdemler.

Bir çok insana göre "pollyanna"yım. Böyle olmaktan da mutluyum. Hayal kurmadan, o hayallere inanmadan ve umut beslemeden bu hayat geçmez. Böyle güzel hikayelerin sadece filmlerde olduğunu iddia edenler, görün herşey öyle değil hayat hayallerine inananların ve o yolda dik, kendinden emin gidenlerin önüne hep mutlu olacakları sonuçlar çıkarıyor. Önemli olan sabretmek ve kararlı kalabilmek.

Kesinlikle bu hikaye bana iyi geldi. Tepemdeki ve çevredeki o kara bulutları dağıttı. Dilerim bunu okuyanlarda ve bu videoları izleyenlerde de aynı etkiyi yapar =)

Sevgiyle, Umutla, Sağlıkla ve Mutlulukla kalın =)



25 Aralık 2010 Cumartesi

Kendi kendime isyan

Bıktım bu cümleden ama bir kez daha nereden başlayacağımı bilmeden bir yazıya başlıyorum ve artık umurumda da değil. O kadar şey biriktirdim ki içimde; yapılacaklar, yapılması gerekenler, ihmal edilenler, vs vs... Ancak bir o kadar da az şeyi icraate geçirdim. Zihnimden tonlarca fikir geçiyor ve bu geçen fikirler öylesine şeyler değil cevaplanması gerekilen, harekete geçilerek üstüne birşeyler yapılması gereken fikirler. Bunların ancak çeyreğini yapıyorum belki daha da azını.

İngiltere’ye geleli 5 aydan fazla bir zaman oldu. Bu süreç içinde hayatımdan somut ve somut olarak çok şey geldi geçti ama geçmeyen tek şey şu kararsızlığım ve düzensizliğim. Anı yaşamak derler ya hani o diyeceğim ama o da değil sanırım. Buraya geldiğimden beri kendimle kavga ederek geçen bir hayat sürdüm. Sanki içimde tamamen birbirine zıt 2 farklı kişi yaşıyor. Birinin hayat umurunda değil anın keyfini çıkarmak istiyor sadece diğeri ise buraya gelme nedenimi bana sürekli hatırlatıyor bu uğurda elinden gelenin en iyisini hatta ondan da iyisini yapmaya çalışmam gerektiğini söylüyor. Kimse bana bir baskı kurmuyor ama ben o baskıyı kendi kendime kuruyorum. En uçlarda olacak şekilde düşüncelerimi ortaya koyuyorum ve sonra da zihnimde devam eden o tartışmayı o kanlı kavgayı sadece bir seyirci gibi dışarıdan seyrediyorum. O kavgada da hiç kazanan olmuyor çünkü kavga hiç bitmiyor. Buna bir son verilmesi lazım!

Zihnimde sürekli bir yerlerde devam eden bu tartışma hayatımı engelliyor dışarı çıkıyorum “anı yaşıyorum” ama bir an geliyor kavga yine patlak veriyor “sen ne yapıyorsun?” diye bir ses kulaklarımda adeta avaz avaz bağırıyor. İşte o an o yaptığım etkinlik de boğazımda düşümleniyor. Çevremdekileri üzmeyeyim diye belli etmiyorum ama oysaki gerçekten eğlenmiyorum. Üşeniyorum diye bir bahane ortaya atıyor bazen zihnim (sanırım delirmeyeyim diye) hayır üşenmiyorum yapmıyorum! Çabalamıyorum! Sadece oturmuş bir koltukta eleştiriyorum. Buna bir son verilmesi lazım.

Bir çok arkadaş bıraktım geride; gözümde tüten ülkemde onlara karşı sorumluluk hissediyorum ama yine bir icraatte bulunmuyorum bazen yeri geliyor bir söz veriyorum o sözü unutyorum tutamayabiliyorum. Hatırladığımda özür dilemeye utanıyorum bir şey diyemiyorum. Burada bir çok yeni arkadaş edindim bir çok yeni sorumluluk aldım ama onlara gereken önemi ya da gerektiği zaman da göster(e?)miyorum. İsyan etme zamanım geldi. Buna bir SON vermeM lazım!!

Sorunun kaynağını sanırım biliyorum ama kendi kendime sadece fısıldıyorum... Ben uzun zamandır bir şey üretmiyorum. Hoşuma giden, benim bir parçam olan birşey... Eskiden şiir yazardım yazmıyorum, eskiden sırf duygularımı anlatmak için dışarı çıkar fotoğraf çekerdim çekmiyorum. Evet fotoğraflar çektim paylaştım ama İstanbul’da dışarı çıktığımda ya da kamerayı elime aldığımdaki o yaratıcılığı hissetmiyorum. En kötüsü Kitap okumuyorum. Sadece bir ekran karşısında, bazen arkadaşlarımla dışarıda ya da sözde dersim var bahanesiyle bir masa başında kendimi esaret altına alıyorum... İsyan ediyorum. Benim üretmem lazım birşeyler yapmam lazım. Yapamayacak kadar tembel miyim? Hayır. Aciz miyim? Hayır Peki sorun ne? Bilmiyorum!?!?!? İşte aklımdan yine o kelime geçti bilmiyorum!!! Neyi bilmediğimi bilmiyorum. Kararsızlığımı bilmiyorum sanırım. Sanmıyorum hatta eminim. Evet benim sorunum bu kararsızlığım.

Artık;

-Ne kadar saat uyuyacağım

-Günlük(!) düzenim

-Hayatı yaşamak

-Önceliklerimi belirlemek

-Hayatımda dengeyi yerleştirmek

-ve en önemlisi de üretmeye devam etmek

hakkında kararlı davranmam lazım!!!

Çelişkiler doğal ama çok uçlara kaymaya başladım ve bu uçlar bana artık zarar veriyor. Uçlardan uzaklaşıp hayatımı daha da yoluna daha da dengeli bir yola sokmam lazım. Kendimi eleştirmeye de devam edip o eleştiriler hakkında harekete geçmem lazım. Bunları aslında yazarken hep içimden yapacağım diyorum ama yazarken aynı özgüveni de göstermiyorum (bu itirafı da yapmam gerekiyor). Çünkü yine yapmadığım zaman (eğer yapmazsam), biliyorum, kendi hayatımı kendime zindan edeceğim. Bu yüzden lazım diyorum. Bu kararlılığı gösterip yaptıktan sonra da burada yaptım diye yazacağım =) (inanıyorum)

Kimbilir bu kendi kendime çektiğim kaçıncı isyan bayrağım, kaçıncı haykırışım ama bu ilk aleni isyanım. Bu da bir gelişme. Bir şekilde bir yerden yeniden başlamam lazımdı, burayı seçtim. Kendime bir başka isyan bayrağı çekerek, kendime kendimi eleştirerek ve eleştiriyi de buradan paylaşarak başlamak istedim. Böylece hem bana sürekli hatırlatacak hem de bir ömür somut olarak var olacak bir şey ile düşüncelerimi mühürlemek istedim.

Eminim her insan yeri geldiğinde benim düştüğüm gibi kararsızlığa, çelişkiye düşüyordur. Ama ne yalan söyleyeyim bazen çıldırıyor muyum diye kendi kendime çok sormuşumdur =) o anlarda da işte görmezden geliyorum sorunları bilgisayarı açıyorum düşüncelerimi geçici olarak öldürüyorum. Benim paylaşmaya ihtiyacım var oysa ki; yaratmaya, somut birşeyler üretmeye... Şimdi çok daha iyi hissediyorum.

Sevgi ve huzurla kalın =)

15 Kasım 2010 Pazartesi

Geciken bir yazı...

Artık yazmam gerekiyordu;

Saat şu anda burada 3:06. Az önce 2 dakikalığına (en azından amacım oydu) dışarı çıktım ve gördüğüm manzaradan etkilenerek 15 dakika dışarıda kalarak geri döndüm. Aynı zamanda çocukluğuma da döndüm. Neden mi?

Dışarı çıktığımda öncelikle insanın içini titreten bir soğuk karşıladı beni. Arabaların üstü buz tutmuştu ama kafamı gökyüzüne kaldırdığımda soğuktan değil ama manzaradan dolayı kanım dondu. Tüm yıldızlar tüm ihtişamıyla, tüm güzelliğiyle ve tüm dağınıklığına rağmen o etkileyici düzeniyle beni izliyorlardı. Özlemişim... Ortaokula geri döndüm o güzelliği izlerken, bir zamanlar astronomi ile çok ilgenirdim (hala da ilgim vardır ama eskiye nazaran yok da denebilir). Yıldızları seyrederken geçmişe gittim, itiraf ediyorum gözlerim doldu...

Zaman çabuk akıyor. Birçok şeyi hatırlıyorum sanki dün gibi ama hepsi geçmiş, geride kaldı. Kocaman bir zaman kapsülünün içinde bir yerlerde hepsi kayıtlı duruyor ama hayatı o kadar karışık yaşıyorum, yaşıyoruz, ki o anılara çok nadir dönüyorum.

Çok uzun zamandır yazmadım buraya hatta genel olarak zaman geçirmekten başka duygularımu anlatmak namına hiçbirşey yapmadım. İngiltere'ye geldim ve duygularımı içine atan için için kedini yine yeniden dolduran bir adam dönüştüm. Dışarıdan çok eğlenen ama oysa ki içi içini yiyen adama geri döndüm. O yıldızlar o manzara beni kendime getirdi ama...

Paylaşmak benim içimde var paylaşmam lazım, yazmam lazım, fotoğraf çekmem lazım. İnsanlar paylaşmadıkça, düşünmedikçe köreliyorlar ve ben körelmek istemiyorum. Bu koskoca evrende bir sinek vızıltısı kadar bile etkimiz yok ama bu dünyada her bir birey (kendim dahil) kendi sorunlarını kendi hayatını bir evrene bedel görüyor. Bu yüzdendir arada kafamızı kaldırıp soğuk ve aydınlık bir gecede yukarı ya da ne yapıyorsak durup etrafı seyretmemiz gerekiyor. Şu anda varız şu anda buradayız ama yarın da burada olacak mıyız? Bu sorunun cevabı yok hiçbir zaman da olmadı ama önemli olan şu anda ne yaptığımız yaparken ne hissettiğimiz. Önemli olan hayatı bir bütün olarak tüm benliğimizle yaşayabilmek. Ben bu gece bunu hissettim.

Kendimden kaçıyormuşum ve bu gece kendimle yüzleştim en azından yüzleşmeye başladım bu yeni bir başlangıç ama bundan sonra korkmadan yüzleşmeye devam etmem lazım. Zaman öldürmek yerine paylaşmam lazım. Tüm bedenimle yaşadığımı hissediyorum =)

Çok dağınık yazdım biliyorum çünkü duygularım darmadağınık ama buraya düzenli yazmaya başladıkça duygularım da düzene oturacaktır... Önemli olan paylaşmak değil mi?

İçim artık biraz daha rahat ve artık uyumaya gidiyorum... Yarın güzel bir gün olacak İngiltere'de "ben" olarak ilk günüm olacak =)

Herkese iyi geceler.

En içten ve en güzel dileklerimle;

Hayatın size de güzel süprizler yapması dileklerimle =)

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İstanbul(um) Hoşça kal...

Uzun zamandır beklettiğim İstanbul’a veda yazım vardı. Her ne kadar hala nasıl yazacağımı bilemesem de... Veda etmeyi sevmem aslında bu veda da değil sonuç olarak eninde sonunda ben bu şehre geri döneceğim.

Daha önce de belirtmiştim ben İstanbul aşığı bir insanım. En yakın arkadaşlarmdan birinin benim için ettiği en büyük iltifatlardan biridir “Senden daha fazla İstanbul aşığı olan birini tanımadım.” Ben de daha benim kadar İstanbul aşığı olan birini tanımadım. Düşündükçe yüzüme bir gülümseme oturuyor en kötü anımda denizin üstünde olmak boğazı görmek o anda ki somurtan yüze ya da o anda ki karamsar kalbime bir umut bir mutluluk yerleştiriyor. İşte bu yüzdendir ki bu aslında bir veda yazısı değil sadece İstanbul’da olmayacağım süreç için ve bu sürecin bende yarattığı duygu yoğunluğunu paylaştığım bir yazıdır.

Bu yazıya bu şehirden ayrılmadan önceki son anılarımı paylaşarak başlayacağım. İlk olarak bu şehir ile başbaşa geçirdiğim anılar sonra arkadaşlarımla geçirdiğim anılardan bahsederekdevam edeceğim son olarak ise kapanışı İstanbul için söyleyeceğim (ne kadar uzun olacağını ve tarzını bilmediğim, ve doğaçlama olması için belirmeyeceğim, bir yazı ile devam edeceğim) bir kaç kelime ile yapacağım. Ancak bu yazının da kısa olmayacağına eminim. Bu anıları, bu duygu yoğunluğunu ve bu kelimeleri benimle paylaşan paylaşmayan herkese şimdiden teşekkürler.

Son zamanlardaki bu koşuşturmacalar içinde, gideceğimi bildiğim için, tüm görüntüleri anıları beynime kazıdım. Yeri geldi deklanşöre basıp o anı tamamen ölümsüzleştirdim yeri de geldi sadece beynime kazıdım ve benimle birlikte yaşayacak ve ölecek bana özel anılar haline getirip kendime sakladım. Ancak bir tek şeyden eminim ki o da İstanbul’da bana bu süreç içinde göz kırptı öyle güzel görüntüler sundu ki daha önce hiç görmediğim şeyler...

Burada bir ek paragraf açmak istiyorum. Bir başka bakış açısıyla baktığımda ise belki de her ne kadar İstanbul aşığı olup İstanbul’u bu kadar dinlediğimi söylesem de bu kadar yürekten ilk defa dinledim ve bu yüzden bu kadar etkileyici ve muhteşem kareler yakaladım. Bu yazıyı yazarken o fotoğraflara baktım ve o fotoğraflardan bazılarını sizinle paylaşmaya karar verdim. Ancak o fotoğrafları elden geçirip daha da güzelleştirmek yerine çektiğim gibi hatalarıyla hatta bazılarındaki basitlikleriyle paylaşıyorum. Çünkü bu fotoğraflara baktığımda bu fotoğraflar benim için sadece fotoğraf değil çok daha fazlasını sembolize ediyor. Duyguları, anıları, geçmişi, geleceği, dostluğu, aşkı, acıyı, umudu ve daha bir çok şeyi...







Yukarıdaki iki paragraftan kastım İstanbul ile yalnız kaldığım anlardı ancak bir de tabi ki ben gitmeden önce görüştüğüm ve benimle İstanbuldaki son anlarımı paylaşan insanlar oldu ki onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Onlarla da çok güzel anılar paylaştım ve benim için çok değerli zamanlar geçirdim. Aman yanlış anlaşılmasın tüm arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar özel ve güzel ancak İstanbul’dan gideceğim belli olduktan sonra paylaştığım anılara izin verin de özel anlamlar yükleyeyim =)) =Pp Bu süreç içinde görüştüğüm arkadaşlarım ile genellikle pek fotoğraf çekilmedim bunlar daha fazla kendime sakladığım anılarım olsun dedim, biraz bencilce evet. Bu yüzden de bu yazının sonunda paylaşacağım fotoğraflar hep İstanbul ile başbaşa kaldığımda çekilmiş fotoğraflar oldu... Buradan bir kez daha; bana desteğini hissettiren daima bu zamana kadar yanımda olan benim için güzel dilekler dileyen ve güvenen herkese canı gönülden tüm içtenliğim ve bütün kalbimle teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız... Artık İstanbul ile paylaştığım son anları ve onunla paylaştıklarımı sizlere anlatayım o halde.

İstanbul ile başbaşa kalmayı daima çok sevdim ve daima da seveceğim. Hatta itiraf ediyorum , nasılsa artık daha da uzaktayım kimse bana fiske vuramaz =) =Pp, bir arkadaşla ya da bir arkadaş ortamı içinde bile zaman zaman İstanbul ile yanlız kalmaya çalışıyordum onun söylediklerini dinlemeye çalışıyordum. Yükseklisansa yurtdışına gitmeye karar verdikten sonra İstanbul ile daha fazla zaman geçirmeye çalıştım. Yeri geldi sabaha karşı arabaya atlayıp İstanbul’u dinledim sokağın gerçek sahibi İstanbul’un hayvanları ile beraber boğaza nazır kahvaltı ettim, yeri de geldi boğaz kenarında bir balıkçıda otururken İstanbul ile başbaşa kalıp boğazda geçiş yapan yunusları izledim. İstanbul bana bu süreç içinde bir yıldırım gösterisi, bulutların arasından ışık gösterisi, yunusların selamı ve daha bir çok görsel şölen sundu (ya da ben ilk defa İstanbul’u bu kadar net ve güzel dinleyebildim). Ancak şundan da eminim şu son 1, 1-5 ay ne olursa olsun benim hayatımda asla unutulmayacak.

İstanbul’da çok şeyi geride bıraktım çok güzel anılarımın haricinde çok büyük acılar da yaşadım dibe vurduğumu hissettim. İstanbul büyük diye onun acılarını dinlemeden kendime sırdaş ettim tüm içimi döktüm. Güçlü olduğum halde kendimi güçsüz olduğuma inandırıp güçsüzlüğümü İstanbul ile paylaştım. O acılarımdan da çok ders çıkardım ancak kendime bazı tabular bırakmıştım geride, alışılagelmiş bir eve dönüş yolu ya da hatırlanmaması gereken anılar sebebiyle gidilmeyen yerler.

Hala öğreniyorum ve hala kendimi geliştiriyorum İstanbul’u dinlemek bana daima yardımcı oldu ve bana çok şey kattı. Artık yeni bir sayfa açıyorum yeni umutlar yeni hedefler. Döndüğümde ise geriye baktığım zaman sadece dipnotlar çıkaracağım acılar bulacağıma inanıyorum. Anılarımın çoğunu, neredeyse sevdiklerimin hepsini sana bırakıyorum İstanbul, herşeyden çok sevdiğim şehir... Onlara çok iyi bak fiziken senden koptum ama kalbimin ve ruhumun yarısı sana ait. Yine sana döneceğim dönene kadar kendine çok iyi bak dünyanın en güzel dileklerini en umut dolu güzel kelimelerini sana bırakıyorum. Uçağa binip de havalandığımda o beyaz bulutların içine girdiğimde o umudu (geri gönene kadar araya çektiğim) perdeni bana gösterdiğin için ve Londra’ya inerken en güzel güneşini bana yolladığın için teşekkürler.

SENİ SEVİYORUM İSTANBUL!!!

(Olabildiği Kadar) Kısa Bir Özet

Sanırım artık bir yerlerden başlamam lazım. Bu siteyi açalı belli bir zaman geçti ve bu zaman içinde gerçekten az sayıda (itiraf ediyorum site açıldığından beri sadece 1) yazı yazabildim. Artık bir yerlerden başlamam lazımdı bu yüzden de önce durumumu özetleyen bir yazı yazmayı ve bu yazıları takip edenlere durumumu anlatmayı uygun gördüm.

Öncelikle belirtmem gerekir ki bu yazıları ve bundan sonraki (umarım) 1 yıllık yazılarımın hepsini Birleşik Krallık’tan yazacağım. Artık başlayabilirim sanırım.

Birkaç ay önce yurtdışında master yapmaya karar verdim. Ancak bunu başarmam için en gerekli olan şey olan iyi bir ortalamaya sahip değildim onun yerine biraz iş tecrübesi bol bol sosyal aktivite ve sertifikalar gibi alternatiflerim bulunmaktaydı. Bunların üstüne bir de ortalama üstünde olduğunu varsaydığım (en son açıklanan IELTS sonucum 6,5) İngilizce yetkinlğimi de katınca belki bir ihtimal ortalama üstü bir yer tutturabilirim diye başvurularımı yaptım. Birçok yere başvurdum doğruyu söylemek gerekirse ancak içlerinde ilk 50 de olan (baktığım sıralandırma verilerine göre) en fazla 5 yer vardı. Bu başvurularımın herbirine teker teker, ortalamamdan kaynaklı, redler gelirken benim de yavaş yavaş aklıma diğer üniversitelerden gelecek bir kabulu kabul edip; orada başarı elde etmek ve iyi referans ve olabilirse de bir onur derecesi elde etmek geliyordu.

Bu sırada 25 Haziran’da bana verilen bir randevu sırasında Swansea Üniversitesinden premaster koşullu kabul aldığım söylendi ve bu kabulün bir kaç saat önce belli olduğu belirtildi. Ancak şöyle bir durum vardı program 23’ünde başlamıştı, orientation week olarak. Bu yüzden olabildiği kadar hızlı toplanıp işlerimi halledip gitmem gerekiyordu. Bu sırada Sonisphere de çalışmaktaydım o yüzden Cuma günü ve o haftasonu hiçbirşey yapamadım. Ondan sonrasında ise Pazartesi günü pasaport uzatma işlemlerinden başlamak üzere bir dizi hatta belki bir kaç dizi iş ve problemle uğraşmak zorunda kaldım. Bunların herbirinin neredeyse kendi başlarına bir hikayesi olduğunu belirtmem sanırım doğru olur.

Hızlı bir süreçten sonra geçen Perşembe, hala çıkmayan İngiltere vizem de sebebiyle, kep atma törenime katılmaya karar verdim. İyiki de bu kararı vermişim çok güzel geçen bir törenin ardından okuldan yakın 3 arkadaşım ve aileleriyle beraber çok daha güzel bir öğle yemeği organizasyonu yaptık. Bu organizasyon bittikten bir kaç dakika sonra ise vize başvurumun onaylandığını öğrendim. Hemen Cumartesi (10 Temmuz) gününe uçak biletimi aldım. Son gereken birkaç işlemi de hallettikten sonra, hazır olan valizim haricinde el bagajı ayarlama işlemlerimi de hallettikten sonra ( beni tanıyanlar merak etmeyin fotoğraf makinamı da yanıma aldım sadece ağırlık sınırlamaları yüzünden tripodumu alamadım =( ) bir baktım arabadayım ailemle beraber uçağa doğru gidiyorum.

Burada bir ara not daha vermem gerekiyor sanırım bu işlemler sürecinde bir çok arkadaşımın desteğini ve yardımını gördüm hepsine teşekkür ediyorum ve ilerleyen yazılarımda da bazı anılarımı ve desteklerine değineceğim.

Uçağa bindikten tam 10 saat sonra, İngiltere saatiyle akşam 9 da, Swansea şehrindeydim. Bir kaç dakika sonra ise 2 gece kalacağım misafir evinin (guest house) önündeydim. Herşey çok hızlı oldu ve bitti.

İşte bu yüzden şu anda bu satırları Swansea şehriden size yazıyorum. İlk gecemi geçtim ancak ikinci gecemde bu yazıları paylaşabiliyorum. Aslında düşününce paylaşacak şeyler gerçekten birikmiş biri de şu anda bu yazıyı yazarken doğumgünüm olduğunu hatırlamam. Hatta doğum günümde yeni bir ülkede yeni bir şehirde olmam üstüne upuzun yeni bir yazı da yazılabilir sanırım bu fikir üstüne de bir şeyler yazacağım bundan sonra.

İşte özetle durumum böyle. Daha da kısaltacak olursam; “Bugün benim doğum günüm ve ben Galler’de Swansea adlı bir şehirdeyim. Bunun haricide de neden uzun zamandır yazamadığıma gelecek olursak; buraya gelmek için yapılan hazırlıklar sebebiyle kendimle pek baş başa kalamadım.”

Soracaklara şimdiden cevap vereyim; Evet 2 cümlede yapılabilecek bir özeti bu kadar süredir anlatıyorum. =) =Pp Sabrınız için teşekkürler. =)

Sevgiyle ve gülen bir yüzle kalın

17 Haziran 2010 Perşembe

Bir İstanbul Hayranı ve Düşünceleri

Başlıktan da anlaşılacağı gibi; öncelikle belirtmem gerekir sanırım, tam bir İstanbul hayranı olarak bu yazıya başlıyorum ve bu yüzden de bu yazının objektifliği konusunda bir söz veremiyorum... İstanbul ile alakalı bir yazı yazmak, bu şehre adayacağım, ileride sayısız, yazılardan ilkiyle başlamak istedim ve artık başlıyorum.

Bu şehrin benim için anlamı, değeri hiç bir kelimeyle, hiç bir tarifi mümkün duygu ile açıklanamaz. Bu şehre olan bağlantım sanırım geçenlerde aklıma gelen bir cümlemle açıklanabilir; "Damarlarımdaki kan bana ne kadar hayat veriyorsa bu şehir de bana o kadar hayat veriyor". Bu şehir öyle bir şehir ki şairin de dediği gibi gözlerinizi kapadığınızda bile bu şehir size kendisini yaşatmaya devam ediyor. Bırakın bu şehrin trafiğini, sizi rahatsız eden diğer detayları bir kenara ve sadece bu büyülü şehri düşünün. Hatta bunu şimdi yapın. Her ne yapıyor olursanız olun kapayın gözlerinizi ve bu şehri düşleyin, martı seslerini, vapur ile karşıdan karşıya geçerken o kalp atışlarınızı hayranlıkla canlandıran manzarayı ya da ben bunlarla ilgilenmiyorum derseniz Belgrad ormanında (ya da İstanbul içindeki herhangi bir ormandaki) kuş cıvıltılarını yeşili düşleyin. (Sanırım bu şekilde sabaha kadar gidebilirim) benim bunları yazarken hissettiğim o duygu yoğunluğunu o huzuru, mutluluğu siz de hissediyor musunuz?

Bu şehir öyle bir şehir ki; geçenlerde saat sabah 3:30 da yavaş yavaş uyku bastırıyordu ancak içimden İstanbul ile başbaşa zaman geçirmek geldi. Yanımdaki arkadaşlarımı ikna edip bu güzel ve büyülü ana onları da ortak etmek istedim ancak ikna edemeyerek tek başıma yola koyuldum. Oldukça yavaş bir hızla İstanbul boğazında dolaşmaya başladım yanımda bana yol arkadaşlığı yapan 3 parça şey vardı. Biri en güzel yol alkadaşım arabam, bir tripod, son olarak da büyülü anları ve duyguları benim için ölümsüzleştiren fotoğraf makinemdi. Saat dört gibi fotoğraf çekmeye başladım ve birşeyi farkettim İstanbul yine bana gülümsüyor ve bana o gece tüm bütünlüğüyle eşlik ediyordu; tüm manzaralarıyla o geceyi dışarıda geçiren binbir çeşit insanıyla. Her fotoğraf çekmek için durduğumda hiç tanımadığım ancak, şansıma, binbir çeşit konuşkan ve dolu insanla sohbet etme imkanı buldum. Fotoğraf çekerken onların da duygularıyla beraber bu fotoğrafları çekme şansını buldum. Saat 3:30 dışarı çıkmıştım ancak saate bakma gereği bile duymadan ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan gün ışımasıyla en az 2,5 saattir dışarıda olduğumu farkettim. Artık kahvaltı etme zamanı gelmişti...

Dönüş yolunda evde uyuyan arkadaşlarıma bir pastahaneden poğaça aldım ardından da arabamı Çengelköy'de park ettim. Çınaraltı İskele Cafe'ye uğradım. Tostumu ve sade Nescafemi bir metal tepsiye koyarak sahilde bir banka yerleştim. İstanbul bana orada eşlik etmeye devam ediyordu. Yanıma bir iki köpek geldi, çevremde zaten güvercinler ve serçeler bulunmaktaydı o güzel manzarayı ve yediklerimi onlarla da paylaşarak çok güzel bir kahvaltı yaparak İstanbul'da çok güzel bir güne onlarla başladım.

Ardından yola çıktım ve uyuyan arkadaşlarımı uyandırarak bu güzel geceyi ve neler kaçırdıklarını fotoğraflar eşliğinde kahvaltı masasında paylaştım...

İstanbulla, bol sevgiyle ve huzurla kalmanız dileklerimle...


Aslolan Yürek midir?

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.


Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu
yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
"Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.


Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak"
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de
cabası....


Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

NAZIM HİKMET

--------------------------
-----------------------------------------------------------------------------------------

Belki bir çoğunuz bu yazıyı bir yerden okumuşsunuzdur biliyorsunuzdur. İşte bu yazı oldu benim bu yazıyı (benim için bu "ilk" notu) bugün yazmama iten. (bir de bugünün benim için olan bir anlamı)

Bu yüzden öncelikle Nazım Hikmet'in bu yazısını paylaşma gereği duydum ardından da beni bilen arkadaşlarıma yeniden kendimi hatırlatacak, bu konuda düşüncelerimi de hiç paylaşmadığım arkadaşlarıma da ilk defa benim bakış açımdan bu konuya baktığım penceremi tanıtacak bir yazı yazmak istedim.

Bu yazımı sadece sevgi ve aşk (bunlardan yola çıkarak ta hayat) üstüne yazmak istiyorum. Bu iki kavramı kendi penceremden aktarmak istiyorum ve özellikle aşka sadece acı veren bir işkence çeşidiymiş gibi bakan insanlara öyle olmadığını göstereceğimi umuyorum.

Bu iki kavram benim için daima en değerli en önemli iki kavram oldu ve daima da olacak. Bu iki kavram benim için bu kadar önemli olmasa ben "Ben" olamazdım bambaşka düşüncesiz, objektif olamayan, zaman geçirdiğim arkadaşlarımı ya da aşık olduğum kişileri mutlu edemeyen biri olurdum. Zaman zaman aşırı duygusallığım sebebiyle eleştirilere maruz kaldım yeri geldi hak verdim yeri geldi gerçekten kızdım karşımdaki kişinin anlayışsızlığından dem vurdum.

Fakat daima da inandım "Aslolan Yürektir" ve bu sözü hatırladıkça yüreğimin kuvvetini tattım bir kez daha. Çevremde bu yüreğe sahip insanlarda da gördüm kuvveti ve gücü. O yürekten ilk kararı çıkaran sonra hayatın gerçekleri ve mantıkla harmanlayarak uygulayan insanlardaki o başarıyı. Çok örneği yok belki ama bunu farketmek için sadece "yürekten" inanmak gerek yeri geldiğinde herkesin dediklerine açık olmak yeri geldiğinde de herkesin dediklerine kulakları kapayıp sadece inanılan şekilde hareket etmek demek (gerekirse kendini küçük görmek demek).

Yine de sadece bunlar da yetmez (bunu bende daha tam olarak başaramamış olsam da) belki de bu saydıklarımdan sonra en önemlisi ne olursa olsun pişman olmamak gerek. Eğer bir şey uğruna yürek konulmuşsa ve ünlü şairin de dediği gibi elinden gelen yapılmışsa (buna yürekten de inanılıyorsa) asla dönüp te arkaya bakılmamalı ya da üzülmemeli yapılanlara (ya da yapılamadığı inanılanlara) sonuç olarak bu konuya, bu sevgiye ve bu aşka yürek konuldu. Eğer doğru olduğu inanılan şey tamamen içten ve anı kaçırmadan yapıldıysa zaten daha fazlası yapılamazdı. Karşıdaki kişi gittiyse ya da sonuç istenilen şekilde olmadıysa üzülmeye gerek yok. Hayat pişman olunmadan yaşandı ve yapılması gerektiği düşünülen herşey düşünülen anda ya da uygun olduğu hissedilen anda yapıldı. Daha fazlası zaten yapılamazdı yapılsaydı belki de fazlası yapıldığı için pişmanlık olacaktı ya da hissedilmeden yapılacaktı.

Bu yazılanlar işte bu iki kavram için geçerli ben kendi hayatımda oturtabildiğim kadar bunları oturtmaya çalıştım. Çoğu konuda da başardım ancak hala başaramadığım noktalar var başaracağım bu konuda daha da kararlı bir hale gelip "hayatı ıskalamayacağım" önüme gelen imkanları değerlendireceğim ama öncelikle hissedeceğim ve asla unutmayacağım ASLOLAN YÜREKTİR. Yapmaya karar verdiğim ve benim için önemli olduğuna inandığım her konuda yüreğimi önceden ortaya koymaya devam edeceğim. En kötüsü ne olabilir ki ... Yanlızlık mı ? ben pişman olmadığım sürece oturup kitaplarda da umudu yakalarım, yazdığım bir iki satır yazıda, belki bir kaç şiirde ya da kendimden parçalar bulduğum şarkılarda ... Bunlar ne olursa olsun yanımda.

Sonuçta daima bildim, inandım ve inanıyorum ;

"Ben yüreğinin sesini dinleyenlerdenim ve biliyorum aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içimi unutmayacağım; yaşadığım
sürece bu yürek var olacak benimle birlikte. Ben yeter
ki koruyayım yüreğimi ve yüreğimde taşıdığım sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğimi..."

Çeksemde acıları, yıkılmadan bu yolda daha fazla şey öğreneceğim ve zamanla daha fazla büyüteceğim kendimi ve yüreğimi. Sonuçta ben hiç unutmayacağım ve bu yazıyı okuyan benimle şu anda aynı duyguları paylaşan herkes sizde unutmayın :

ASLOLAN YÜREKTİR